İkisi de, o odadan sağ çıkamayacaklarını düşünüyordu. Günlerdir açlardı ve o odaya ulaşıncaya kadar ise aylarca yürümüşlerdi. Tek kurşunla başlayan savaşta silah sesleri hiç susmamıştı. Eski ahşap pencereler sesi bir yere kadar dışarıda tutabiliyordu. Bu yetmezmiş gibi ikisinin de cebinde de dolu birer silahı vardı. Kuraklığın ortasına bina edilmiş bir odalı evde karşılıklı duvarlara yaslanmış birbirlerine bakıyorlardı. İkisinin de ayakkabısı yırtılmış, üniformalarından rütbeleri sökülmüş ve paramparça olmuştu. Yorgunluktan pek konuşmuyorlar, konuştuklarında ise saçmalıyorlardı. Bu durum, patlayan mermilerden sağır olmuş kulakların umurunda değildi. Üniformaları öyle kirliydi ki; birinden biri karşı cephenin askeri dahi olabilirdi. Bu yüzden birbirlerine hiç güvenmiyorlardı ama savaştan kaçarken sığındıkları bu oda onların tarafsız bölgesi olmuştu. Hayatta kalmak istiyorlarsa güvenmekten başka çareleri yoktu. Bilmeseler de; birinin gazi ünvanı vardı diğeri ise defalarca yaralanıp hep gizlemişti yaralarını. Gazi, askeri kurallar olmasa madalyasını çoktan iade ederdi. Birine "bravo ölmedin" diye madalya takmak zaten aptalca bir davranıştı. Suskun çok güçlüydü, bu yüzden de gizledi yaralarını. Ufak bir yara için sızlanmayı hep zayıflık olarak algıladı. Geçmişi unuttukları bu odada yine yaralılardı ve ikisi de kan kaybediyordu.
Gazi sordu;
- yiyecek bir şeyin var mı ?
- hayır.
- peki, su ?
Yarısı kum dolu matarasını uzattı. Gazi büyük bir bencillikle topraklı suyu sonuna kadar içti. "Yaşamak bazen öldürmeyi gerektirir diyordu" içinden. Gerçi cebindeki silahı hiç patlamamıştı; ama bu durum onun katil olmadığı anlamına gelmezdi. O, insanları yavaş yavaş öldürmeyi seçerdi.
Suskun sordu;
- buradan nasıl çıkacağız ?
- hiçbir fikrim yok.
- ama çıkmalıyız.
İkisi de bu odaya yalnız gelmişti. Birbirlerine güvenmeseler de bir olurlarsa hayatta kalma şanslarının artacağını biliyorlardı. Bu yüzden gazi başta "çıkmalıyız" lafına sinirlense de; anlam açısından bu cümlenin doğru olduğunu biliyordu.
- bir planın var mı ?
- hayır, senin ?
- hayır.
Onlarca asker arasında iki aptalın aynı odada buluşmasıydı bu. Zaten kaçmak da her zaman aptalların işi değil miydi.
Suskun konuştu!
- savaştan terkedilmiş balıkçı takalarının birine binebiliriz. Şanslıysak, bazılarının içlerinde ilk yardım çantası ile beraber erzak da oluyor.
- oraya gidene kadar bizi çoktan öldürmüş olurlar.
- buraya kadar gelebildiysek oraya da gideriz.
- buraya gelene kadar kaç kere vuruldun! Bir tanesini daha kaldırabilir misin sanıyorsun ?
- evet, kaldırabiliriz. Şanslıysak vurulmayız da zaten.
- bok vurulmayız.
- aptal aptal burada ölmektense an azından mücadele edip ölelim.
- batan takaların petrolü sahil şeridini yanan bir alev topuna dönüştürmüş durumda. O alevleri geçebileceğini mi sanıyorsun ?
- ...
- ...
- denemeden ...
- saçmalama lütfen.
- haklısın sanırım...
Gazi, çok tutarlı bir pesimistti. Suskun ise tutarsız bir optimist.
üç saat daha konuşmadan geçmişti. Birbirlerini tanımıyorlardı ama varlıkları alışkanlık yapmıştı. O odada yalnız olmadıklarını bilmek onları iyi hissettiriyordu. Gazinin, kan kaybından ayakları uyuşmaya başlamıştı. Suskun ise acısını unutmak için garip bir şarkı mırıldanıyordu ve bir anda ayağı kalktı, "Gel ya da gelme ben buradan gidiyorum" dedi. Kapıyı açtı ve gecenin karanlığında dışarı çıktı. Yalnız kalmıştı Gazi. Bir, iki dakika daha bekledi. Savaştan kaçıp huzurlu ölmek için girdiği oda, artık aynı oda değildi. Genişlesin diye ayakkabıya konan kalıp gibi, 2 kişi girilen oda artık tek kişiye bol geliyordu. Evet, ayağı vurmuyordu ama ayaktan da çıkıyordu. Bu bir seçimdi artık ve o seçimini yaptı. Uyuşmuş ayaklarıyla koştu arkasından ve bir km ileride gördü suskunu. Sürünüyordu. O, da sürünmeye başladı. mermiler üstlerinden geçiyor ama umursamıyorlardı. Belki de ilk defa korkmuyorlardı ölmekten. ilk defa yakınmıyorlardı sürünmekten. Sahile bir km kalmıştı. Önlerinde sadece, geçecekleri ufak dallar ve taşlar kalmıştı. Gazi önde suskun arkada sürünürken, gazinin tabancası dala takılıp ateş aldı. Suskun, sol bacağından vurulmuştu. O gürültüde başta fark etmedi suskunun vurulduğunu. Aralarındaki mesafe gitgide açılınca anladı bir aksilik olduğunu. Suya da çok yaklaşmıştı oysa ki. Geriye dönmek belki ölüm demekti. Tanımadığı biri için bu riski almak ne kadar mantıklıydı ? Bunları düşünürken açıkta hareketsiz bir hedef olarak durup kendini daha çok riske ettiğini fark etti. Sebebini düşünmeden geri döndü. Tek bacakla sürünen suskunu itti arkadan.
Sahile sonunda ulaşmışlardı. Mermi sesleri biraz azalmıştı; fakat deniz güneş gibi yanıyordu. Suyu dibe dalıp geçmeleri gerekecekti. Birbirlerinden kopmamak adına, kalıntılardan çıkarttıkları bir ipi bellerine doladılar. Güçsüz elleri ile attıkları düğümler o kadar cılızdı ki; hafif bir dalga bile bu bağı çözebilecek güçteydi. İkisi de bunu biliyordu ama suyun kararına saygı duyuyorlardı.
- üçte dalıyoruz ?
- gelemezsem ?
- ipimiz bize yardımcı olacak ?
- biliyorum.
Çiğ bir yalan, acı bir gerçeğe kıyasla bazen çok daha sarsıcı olabiliyordu. Gazi ve Suskun gibi kendini nöropati sanan hastalarda ise bu ağrı günler sonra çıkıyordu. Buna rağmen ikisi de kendilerine yapılan tepkisiz davranışlardan hoşlanmazdı.
Ciğerlerine doldurabildikleri havayı doldurduktan sonra nefeslerini tutup daldılar dibe. Başta birbirlerini farklı yöne çekseler de 90 saniye sonunda kurtulmuşlardı alevlerden. Suyun yüzeyine çıktıklarında attıkları kahkahalar yuttukları suya eşitti. En yakın taka 2 mil uzaklıktaydı. Bu yorgunlukta oraya yüzmeleri zor ama imkansız değildi. Yüzmeye başladılar..
..
..
Fakat gazinin ayaklarında güç kalmadı ve dibe batmaya başladı. İp çoktan çözülmüştü ve o batıyordu. Suskun şöyle bir baktı ve bir hışımla suyun dibine dalıp çıkarttı gaziyi. Ani kararlar Suskun'dan sorulurdu. Yakınlarından geçen bir enkaz parçasının üzerine çıkarttı önce gaziyi sonra kendini. Enkazı elleriyle kürek çeker gibi sürmeye başladı. Takanın yanına geldiler. Güverteye uzanan merdivenin yanına doğru yanaştılar. Gazi biraz güç toplamıştı. Ayağı sakat suskunun merdiveni çıkacak gücü toplaması gerekiyordu bu yüzden ilk gazinin çıkmasını istedi. Tırmanmaya başladı. Birer birer çıkıyordu merdivenleri. Kısacık merdiven o kadar uzun gelmişti ki güneşe tırmandığını düşündü. Tırmandıkça ısındı göğsü, sonra ağırlaştı üniforması. Kanıyordu... Kaydı elleri... Enkaz parçasının üzerine düştü... Güneşe bakıyordu suskunun tuzlu gözyaşlarını içerken... "Özür dilerim, Kendine dikkat et" dedi Suskun... ve dumanı tüten tabancasını denize fırlatıp takaya tırmandı...
Kurşun aynı yere isabet etmese de ünvanı aldığı yaranın üzerinde hissetti acısını. Suskunu anlıyordu, zaten o da suskunu takanın üzerinde öldürmeyi planlıyordu. Enkazın üzerinde yatıp güneşi izlerken huzurluydu... Bir yandan da ters akıntı onu kıyıdaki alevlerin içine doğru sürüklüyordu...
Mono Radio
Tüm kuşlar uçtu.
2 Haziran 2017 Cuma
29 Aralık 2015 Salı
Near Drowning
Dallarına hamak asılmış ağaçlar gibiydin, mutluluk hep ağır geldi. Gülüp, eğlenenler daha bir bükerdi boynunu. Yapraklarını koparan rüzgarların uğultusunu dinlemek, o samimiyetsiz kahkahaların gürültüsünde kaybolmaya oranla daha az rahatsız ediciydi senin için. Kuru dallarını kimse kesmedi, yaşlara ise gergin ipler çekildi. Köklerin, zaten çoktan kurak topraklarla sarıldı. Hiçbir şey yapmadın... Kızdın sadece, hem toprağa hem kendine.
Konuştun kendi kendine;
Mutluluk için çabalamak mı gerekir? Yoksa suda boğulanlar gibi panik yaptığım için mi batıyorum dibe. Bıraksam kendimi, teslim olsam, kaldırır mı su beni? Lanet olsun ben yüzme bilmem ki zaten. Peki ya o yüzsüz mutsuzluk ne olacak. Eşek şakalarına bayılan itici arkadaşlar gibi tutup suyun dibine çekmeyecek mi beni? Ne kadar kovarsam kovayım bir yolunu bulup hayatıma giren o yüzsüz rahat duracak mı? Ne özel kilitler yaptırdım onun için. Kasalara kitledim, sulara attım o yine kurtuldu. Marifetlerini duysa, Houdini bile onun yanında ceketini iliklerdi. Gerçi Houdini "kasalar, dışarıdan içeri girilmesin diye tasarlanır, içeriden dışarı çıkılmasın diye değil" derken, kaçmak yerine o "yüzsüz" ile "yüzleşmem" gerekliliği konusunda beni uyarmıştı ama ben anlayamamıştım. Houdini'nin tozlu konuşmalarına kızsam da ilüzyonist olduğundan, gizemli olmaya çalışmasını da anlayışla karşıladım. Mesleki deformasyondu onunkisi. Hayatını, insanların gerçeklik algısını değiştirip yerine sahte bir gerçeklik algısı koyarak geçiren Houdini'nin, gösterisinde tek gerçek kısım olan karın kaslarını kilitleme numarasını yaparken aldığı yumruk darbelerinden dolayı ölmesi trajikomik bir durumdur.
Evet, bazen gerçek öyle bir vurur ki, ölürsün...
28 Kasım 2015 Cumartesi
Zeroine
Gerçi bizler dinlemeyi pek bilmeyiz. Dinler gözüktüğümüz zamanlar bile vereceğimiz cevapları düşünüyor olduğumuzdan suskunuzdur aslında. Gerçek suskunlar, söyleyecek bir şeyleri olmadığından değil, kum saati gibi binlerce kelime arasından sadece sırası gelenleri söyledikleri için az konuşurlar. Kelimeler tükendiğinde, zamanın da değeri yoktur artık.
Dinleyin ki Görün! Kapatın gözlerinizi. Etrafına öfke saçan, bağıran ve baskı kurmaya çalışan insanların zayıflığını, içinde kopan çaresizliği dinleyin. Kalabalık ofislerde birbirinin yüzüne bakmadan çalışan insanların kendi kendilerine konuşmalarını ve içine hapsoldukları bilgisayarlardan intikam almak için sertçe vurdukları klavye tuşlarının çıkarttığı sesleri dinleyin. Daha ucuz diye akşam pazarına giden yaşlı teyzenin tek eliyle çektiği boş pazar arabasının yağlanmadığı için paslanmış tekerlerinin dönerken ki çıkarttığı gıcırtıları dinleyin. Dinleyin ki görün! Dışbükey aynalardan baktığımız hayatlarımızı ve eşyalarımızı, olduğundan daha büyük sandığımız değerlerimizi ve her şeyi ne kadar ciddiye alıp abarttığımızı görün. Sahip olmak, sahip olduğun şeyin yükünü sırtında taşımaktan ibaret. Dünyadaki canlılar arasında sadece insan, yaşaması için gerekenden daha fazlasına sahip olmak ister. Sebepsiz bir açgözlülük. Oysa sıfırsan mutlusundur. Sıfır kendine yeter.
Dinleyin ki Görün! Kapatın gözlerinizi. Etrafına öfke saçan, bağıran ve baskı kurmaya çalışan insanların zayıflığını, içinde kopan çaresizliği dinleyin. Kalabalık ofislerde birbirinin yüzüne bakmadan çalışan insanların kendi kendilerine konuşmalarını ve içine hapsoldukları bilgisayarlardan intikam almak için sertçe vurdukları klavye tuşlarının çıkarttığı sesleri dinleyin. Daha ucuz diye akşam pazarına giden yaşlı teyzenin tek eliyle çektiği boş pazar arabasının yağlanmadığı için paslanmış tekerlerinin dönerken ki çıkarttığı gıcırtıları dinleyin. Dinleyin ki görün! Dışbükey aynalardan baktığımız hayatlarımızı ve eşyalarımızı, olduğundan daha büyük sandığımız değerlerimizi ve her şeyi ne kadar ciddiye alıp abarttığımızı görün. Sahip olmak, sahip olduğun şeyin yükünü sırtında taşımaktan ibaret. Dünyadaki canlılar arasında sadece insan, yaşaması için gerekenden daha fazlasına sahip olmak ister. Sebepsiz bir açgözlülük. Oysa sıfırsan mutlusundur. Sıfır kendine yeter.
1 2 3 4 5 6 7 8 9 0
Al, kendin gör tüm rakamların uçlarının nasılda açık olduğunu. Nasılda şekilsiz ve çirkin olduklarına bak. Çoğunun bir ucu bir ucuna değmiyor.. 1 burnunun dikine gidiyor, 2 ise özenti ve sadece 1'e benzeme çabasında, 4 yönünü kaybetmiş dolanıyor, 6 ve 9 zaten sıfır olmayı çoktan ıskalamış. Birde 0'a bak. Sıfır bir bütün. Kendine sarılmış ve sabit. Psikolojide daire şekli sonsuzluğu, bütünlüğü, birliği ve korumayı simgeler. İki sıfırın birleşmesinden ortaya çıkan 8 ise sonsuzluğun ayağa kalkmış halidir. Bu yüzden hepimizin görmezden geldiği ve küçümsediği sıfır sayıların en anlamlısıdır. Bu yüzden eksilmek lazım. Bu yüzden hiç olmak lazım...
Hadi şimdi eksiltin beni. Koparın, dişleyin etlerimi.
Kenara atın beni! Eskiden, çalınır diye korkup içeri aldığınız ama artık eskidiği için umurunuzda olmayan, kapılar önüne yalnız bıraktığınız kirli ayakkabılar gibi kenara atın beni. Harcayın beni! Aldığınız eşyaları öderken, cebinizden çıkarttığınız paraların arasında, gözden ilk çıkarttığınız en yırtık, en eski para gibi harcayın beni. Terk edin beni! Kızamam hiç birinize. Kızmak sadece bencillik. Kızmak, acının uşağı, acı ise duyguların efendisi. Üzerine en çok yakışan deriyi atarken üzüldü mü yılan? Parmak, bir şans daha verir miydi morarmış tırnağa? Bilmiyorum. Merak etmiyorum.
Alın sizin olsun cevaplar. Bana müzik verin, geriye kalan ne varsa alıp götürün hayattan...
Hadi şimdi eksiltin beni. Koparın, dişleyin etlerimi.
Kenara atın beni! Eskiden, çalınır diye korkup içeri aldığınız ama artık eskidiği için umurunuzda olmayan, kapılar önüne yalnız bıraktığınız kirli ayakkabılar gibi kenara atın beni. Harcayın beni! Aldığınız eşyaları öderken, cebinizden çıkarttığınız paraların arasında, gözden ilk çıkarttığınız en yırtık, en eski para gibi harcayın beni. Terk edin beni! Kızamam hiç birinize. Kızmak sadece bencillik. Kızmak, acının uşağı, acı ise duyguların efendisi. Üzerine en çok yakışan deriyi atarken üzüldü mü yılan? Parmak, bir şans daha verir miydi morarmış tırnağa? Bilmiyorum. Merak etmiyorum.
Alın sizin olsun cevaplar. Bana müzik verin, geriye kalan ne varsa alıp götürün hayattan...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)