28 Kasım 2015 Cumartesi

Zeroine


Bana müzik verin, geriye kalan ne varsa alıp götürün hayattan. Direkt olarak ruhlara işleyen tek sanat müzik. Bunu sadece ben düşünmüyorum, Arthur Schopenhauer'de öyle düşünüyor. Schopenhauer'a göre müzik kendi ortamıyla sınırlı değil ve diğer sanatlar gibi dile, tuvale, toprağa vb. şeylere ihtiyaç duymuyor. Onlarla sınırlanmıyor, sınırlanamıyor. Belki de bu yüzden müzik tam anlamıyla ruhumu özgür kılıyor. Seviyor, okşuyor, kızıyor, kırıyor...

Gerçi bizler dinlemeyi pek bilmeyiz. Dinler gözüktüğümüz zamanlar bile vereceğimiz cevapları düşünüyor olduğumuzdan suskunuzdur aslında. Gerçek suskunlar, söyleyecek bir şeyleri olmadığından değil, kum saati gibi binlerce kelime arasından sadece sırası gelenleri söyledikleri için az konuşurlar. Kelimeler tükendiğinde, zamanın da değeri yoktur artık.

Dinleyin ki Görün! Kapatın gözlerinizi. Etrafına öfke saçan, bağıran ve baskı kurmaya çalışan insanların zayıflığını, içinde kopan çaresizliği dinleyin. Kalabalık ofislerde birbirinin yüzüne bakmadan çalışan insanların kendi kendilerine konuşmalarını ve içine hapsoldukları bilgisayarlardan intikam almak için sertçe vurdukları klavye tuşlarının çıkarttığı sesleri dinleyin. Daha ucuz diye akşam pazarına giden yaşlı teyzenin tek eliyle çektiği boş pazar arabasının yağlanmadığı için paslanmış tekerlerinin dönerken ki çıkarttığı gıcırtıları dinleyin. Dinleyin ki görün! Dışbükey aynalardan baktığımız hayatlarımızı ve eşyalarımızı, olduğundan daha büyük sandığımız değerlerimizi ve her şeyi ne kadar ciddiye alıp abarttığımızı görün. Sahip olmak, sahip olduğun şeyin yükünü sırtında taşımaktan ibaret. Dünyadaki canlılar arasında sadece insan, yaşaması için gerekenden daha fazlasına sahip olmak ister. Sebepsiz bir açgözlülük. Oysa sıfırsan mutlusundur. Sıfır kendine yeter.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 0

Al, kendin gör tüm rakamların uçlarının nasılda açık olduğunu. Nasılda şekilsiz ve çirkin olduklarına bak. Çoğunun bir ucu bir ucuna değmiyor.. 1 burnunun dikine gidiyor, 2 ise özenti ve sadece 1'e benzeme çabasında, 4 yönünü kaybetmiş dolanıyor, 6 ve 9 zaten sıfır olmayı çoktan ıskalamış. Birde 0'a bak. Sıfır bir bütün. Kendine sarılmış ve sabit. Psikolojide daire şekli sonsuzluğu, bütünlüğü, birliği ve korumayı simgeler. İki sıfırın birleşmesinden ortaya çıkan 8 ise sonsuzluğun ayağa kalkmış halidir. Bu yüzden hepimizin görmezden geldiği ve küçümsediği sıfır sayıların en anlamlısıdır. Bu yüzden eksilmek lazım. Bu yüzden hiç olmak lazım...

Hadi şimdi eksiltin beni. Koparın, dişleyin etlerimi.

Kenara atın beni! Eskiden, çalınır diye korkup içeri aldığınız ama artık eskidiği için umurunuzda olmayan, kapılar önüne yalnız bıraktığınız kirli ayakkabılar gibi kenara atın beni. Harcayın beni! Aldığınız eşyaları öderken, cebinizden çıkarttığınız paraların arasında, gözden ilk çıkarttığınız en yırtık, en eski para gibi harcayın beni. Terk edin beni! Kızamam hiç birinize. Kızmak sadece bencillik. Kızmak, acının uşağı, acı ise duyguların efendisi. Üzerine en çok yakışan deriyi atarken üzüldü mü yılan? Parmak, bir şans daha verir miydi morarmış tırnağa? Bilmiyorum. Merak etmiyorum.

Alın sizin olsun cevaplar. Bana müzik verin, geriye kalan ne varsa alıp götürün hayattan...


18 Kasım 2015 Çarşamba

Derin kesik

sadece din ve dua değil insanlıkta öğretmeli çocuklara/insanlara!

Din, keskin tarafından tutulması gereken bir bıçaktır!
insanın ruhunu özgür bırakması için bedenini kesmesi gerekir. her özgürlük kanlı ve acılı olmuştur ya zaten.
bu kesikler değil midir bizi olgunlaştıran ve tecrübeler değil midir bize doğruyu gösteren?
kesiklerin verdiği acıları bildiğimizden dolayı değil mi, başkasına da aynı acıyı yaşatmak istemeyişimiz.

ama ne oldu?
onlar dini yanlış anladı...

onlar bıçağı sapından tuttu. böyle tutunca bıçak bir silahtı. göremedi, bilemedi kendini.
kimseyi dinlemeden salladılar bıçakları. özgür bırakmak yerine bıçak, tutsak etti bu sefer insanları.
kurallar koydu, emrivaki yaptı, korkuttu, çaldı ve inkar etti.
gerçek kan döktü!


ne mi oldu?
düşman etti.
bizi, bize. Kendi kendimize.

lütfen kesin artık şu ellerinizi...





13 Kasım 2015 Cuma

Yazıyla bir


Şu bir çalsın önce.

geçen sinemaya gittim. saçma sapan bir bilim-kurgu filmine girmeden önce biletle beraber birde popcorn menüsü sattılar ayaküstü.

büfe'ye gittim ve orada çalışan görevliye "popcorn menüsü" dedim. elimdeki faturayı alıp barkod okuyucudan geçirdi ve sordu;

- içecekler ne olacak efendim?
- içecekler derken?
- 2 adet içecek var menüde!
- hmm. peki o halde 2 tane ice-tea alayım.
- ....
- ....

derken 2 tane küçük boy popcorn geldi.

- iki tane?
- evet efendim menü iki kişilik!
- yalnız, ben tek kişiyim. bunları tek bir büyük boy kağıda koyamaz mıyız?
- maalesef efendim. kağıtlar sayılı ve menü olarak satıldığından dolayı 2 adet küçük boy olarak vermek zorundayız.
- (biraz samimi ve biraz alaycı bir şekilde) illa yalnızlığımı yüzüme vuracaksınız değil mi ?

...

karşılıklı samimi bir gülümseme...
aradaki o dialog, o gülüşme bile aslında konuşmaya ne kadar hasret olduğumun göstergesiydi. kısacık zamanda, küçük samimi dostluklar kurmuştum hayal dünyamda. oradaki çalışanı garip bir şekilde kendime çok yakın hissettim. demir eksikliğinden dolayı farkında olmadan toprak,kireç yiyen çocuklar gibiydim. ruhumun eksiklerini, başkalarından kopararak almaya çalışıyordu bilinçaltım.

filmi izleyeceğim salona doğru giderken, paketleri ve içecekleri ellerimle zar zor tutuyordum. içecekler düşmesin diye fazla kavramamdan kaynaklı her adımımda popcorn taneleri yerlere düşüyor, attığım her adımda arkamda popcorn tanelerinden bir yol çiziyordum. bu amaçsızlıkta ve bu silinmişlikte, hayatta bıraktığım izlerdi popcorn taneleri. ben buradayım demenin başka bir yoluydu. belkide bu yüzdendi taşırken hiç özen göstermeyişimin sebebi. yolu kaybetmemek için ekmek tanelerini geride bırakan hansel ve gretel gibi pakedin birazını yere döktükten sonra boş salondaki yerime oturdum. tek bir bakışta rahatça sayılabilecek kadar insan vardı.

tam 7 kişiydik koca salonda.

tek sayıları sevmiyorum. en çokta 1 rakamına öfke doluyum. fakat öyle tahmin edildiği gibi sadece yalnızlığı betimlediğinden dolayı değil, aynı zamanda insan hırsını temsil ettiği içinde sevmiyorum 1 rakamını. (yazıyla yazıldığı için daha sempatik gelen) "bir" için değil mi bütün savaşlar, çatışmalar. one nation, one god, one religion & one vision. bir'in sebep olduğu ve üzerimize bulaşan pislikler çoktan tüm beyazlarımızı gri yaptı. ve bizler gri'ye beyaz der olduk.

yalnızlıktı değil mi konu..

gerçeklikten çekip alan, bir an gerçek dünyadan beni kopartan her şeyi seviyorum. bu yüzden bu aralar sinemaya fazla gider oldum. filmin konusu ne ise 1-2 saatliğine o dünyada yaşıyorum. uyurken, rüyamda dahi huzursuz edilen beynimi bir nevi uyutma çabaları aslında bunlar. işe yarıyor! *

film bitip dışarı çıktığımda temizlikçiler geride bıraktığım tüm popcorn tanelerini süpürmüştü. fakat bilmedikleri bir şey vardı. benim gibi yolunu çoktan kaybetmiş birisi için pekte korkulacak bir durum değildi bu...

yalnızlık bile yalnız değildi aslında. adının arkasında duramayan ikiyüzlü bir duyguydu bu. keza, yalnızlık ve bencillik sarılırdı birbirine iki sıkı dost gibi. yalnızın, "ben"cillikten başka çaresi var mıydı ki? "sen" olsaydın yalnızlık olur muydu?. "sen" varken kötüdür aslında bencillik. yalnızlığın en iyi tarafı bencilliktir. yalnız, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin kelepçesini takmaz bileklerine. özgür yaşar. yalnızlık zararsızdır ve yalnızın zararı sadece kendisinedir.

"film de ne kötüydü. klasik amerikan filmi" diye geçirdim içimden anlık. otopark'a doğru giderken avm içindeki boş dükkanların içine bakıyordum. tanrım! bizi nelerle kandırıyorlar diye kısacık bir düşünce balonunu hemen patlattıktan sonra yürüyen merdivenlere doğru ilerledim.bu saatte merdivenler de yalnız kalmış ve artık yürümüyorlardı. fakat umursamadım.

inerken içimde bir heyecan vardı. az sonra otopark ödeme noktasında ki görevli ile kısa ama samimi bir sohbete başlayacaktım...

1